İyiliğin Ardına Saklanan Kibir

Kibir, bazen şeytanın en sevdiği günah diye anlatılır. “Kibrin iyilikle ne ilgisi var?” diyebilirsiniz. Bu yazıda tam olarak bu bağı anlatmaya çalışacağım. Ama önce kelimenin kendisine bakalım.
Türkçedeki kibir, “büyüklük” anlamına gelen Arapça kibr kelimesinden gelir. İngilizcedeki arrogance ise Fransızca üzerinden Latince arrogantia‘ya, o da “bir şeyi kendine mal etmek, sahiplenmek” anlamındaki arrogare fiiline dayanır. Bu köken bana çok çarpıcı geliyor. Kelimenin içinde bile rahatsız edici bir anlam saklı: insanın, hakkı olandan fazlasını kendine mal etmesi.
Dil, anlatmak zorunda olduğumuz onca şey için var. Elimizle gösterebildiğimiz şeyler için de, gösteremediklerimiz için de: aşk, korku, öfke, sevinç… Onunla doğruyu söyleriz, bazen de yalan. Elbette her insan her duyguyu aynı şekilde yaşamaz. Ama bazı deneyimler, birbirine hiç benzemeyen hayatlarda bile tanıdıktır. Zambiya’da bir köyde yaşayan biriyle Pyongyang’da yaşayan biri bambaşka diller konuşur; yine de ikisine de korkunun ya da küçümsenmenin ne olduğunu uzun uzun anlatmanız gerekmez. Bence kibir de böyle bir şey. Çok parlak bir zihin de onu tanır, günü kurtarmaya çalışan sıradan bir insan da.
Şimdi gelelim kibirle iyilik arasındaki o ince çizgiye.
Çoğumuz çocukluktan beri iyi olmanın bir karşılığı olduğunu düşünerek büyürüz. Anne babalarımız, çoğu zaman pek düşünmeden, “Uslu ve iyi bir çocuk olursan şunu alırız, bunu yaparız” der. Bir noktadan sonra iyiliğin mutlaka bir sonuç getirmesi gerektiğine inanmaya başlarız. Yeterince iyilik yaparsam belki değer görürüm. Belki insanlar bana saygı duyar. Hiçbiri olmazsa bile, en azından kendimi iyi hissederim.
İyi insan olmanın, iyilik yapmanın değerini sorgulamıyorum. İster Tanrı’ya inanın ister hayata bu uçsuz bucaksız evrenin içinden bakın, iyilik bence insanın insana verebileceği en onurlu şeylerden biri. Beni düşündüren şey, iyiliğin yanında sessizce büyüyen beklentilerimiz ve onların içinde saklı duran ince bir çizgi. Ben o çizgiye kibir diyorum. Fark etmesi zor, çünkü tam da iyi bir şeyin arkasına saklanıyor.
Hemen herkes hayatında birine küçük ya da büyük bir iyilik yapmıştır. Genelleme yapmak istemiyorum, o yüzden bir örnek üzerinden gideyim. Diyelim ki evliliğinizde eşinize saygıyla davrandınız, çocuğunuzun ihtiyaçlarını karşıladınız, eşinizin duygusal olarak yanında olmaya çalıştınız, ailesine saygı gösterdiniz. Belki bunlardan çok daha fazlasını yaptınız. Doğal olarak iyi davrandığınızı düşünürsünüz. Bundan memnuniyet duymakta da hiçbir sakınca yok.
Ama sonra evlilik biter. Eşiniz gider ya da sevgisi tükenir. Ne kadar acı verse de başka bir insanın duyguları ve kararları bizim elimizde değildir. Yine de “neden” diye sormaya başlarsınız. Aklınıza gelen cevaplardan biri de şudur: “Ama ben iyi bir insandım. Ona iyilikten başka ne verdim ki?”
Sonra bir adalet terazisi kurar, her şeyi tartmaya başlarız. Bazen gerçekten adalet ararız. Bazen de farkında olmadan, iyiliğimizin bizi bu sondan koruması gerektiğine dair bir kanıt ararız. Bence kibir tam da burada içeri sızabilir. Üzülmek kibir değildir. Dürüstlük ve saygı beklemek de kibir değildir. Sorun, yaptığımız iyilikleri bir borç senedi gibi görmeye başladığımızda ortaya çıkar; sanki karşımızdaki bu yüzden bizi sevmek, bizimle kalmak ya da hak ettiğimizi düşündüğümüz kararı vermek zorundaymış gibi.
Psikologlar Margaret Clark ve Judson Mills, ilişkileri ikiye ayırır: karşılıklı özene dayanan yakın ilişkiler ve daha çok alışveriş mantığıyla yürüyen ilişkiler. 1979’daki araştırmalarında insanların yardım etmeye ve yardım almaya verdiği tepkinin, nasıl bir ilişki beklediklerine göre değiştiğini gördüler. Bu çalışma elbette hiçbir evliliği tek başına açıklamaz. Ama bana yakınlığın her zaman bir hesap defteri gibi tutulamayacağını hatırlatıyor.[1]
Başka bir araştırma da bu hesabı nasıl tuttuğumuzu düşündürüyor. Michael Ross ve Fiore Sicoly 1979’da, aralarında evli çiftlerin de bulunduğu katılımcıların ortak işlere yaptıkları katkıları nasıl hatırladığını incelediler. İnsanlar kendi katkılarını daha kolay hatırlıyor ve kendilerine, başkalarının onlara verdiğinden daha büyük pay çıkarıyordu. Bu, kimsenin bilerek yalan söylediği anlamına gelmiyor. Sadece içtenlikle anlatılan bir hikâyenin bile eksik olabileceğini gösteriyor.[2]
Belki de bu yüzden bir arkadaşımız, bir yakınımız ya da çevremizden biri kendisini kıran birini anlatırken çoğu zaman benzer bir hikâye dinleriz. Her şey bozulana kadar her şeyi doğru yapan odur. İyi olan hep odur. Orada olmayan, kendini savunamayan diğer kişi ise bütün sorunun kaynağına dönüşür.
Kendimizi tek taraflı bir mahkemede buluruz. Yargıç da, savcı da, mağdur da aynı kişidir. Sanığın sesi yoktur. Elbette gerçek haksızlıklar vardır ve bazen hikâyeyi anlatan kişi gerçekten haksızlığa uğramıştır. Ama o zaman bile, kendi anlattığımızı kaç kez gerçeğin tamamı sandığımızı merak ediyorum.
Psikolojide buna yakın bir kavram daha var: ahlaki lisanslama (moral licensing). 2015’te yayımlanan ve 91 çalışmayı bir araya getiren bir meta-analiz, bazı durumlarda iyi bir şey yapmış olmanın insanları sonrasında daha sorgulanabilir davranışlara yatkın hale getirebildiğine dair kanıtlar buldu. Araştırmacılar, yayımlanmış çalışmaların yayımlanmamış olanlardan daha güçlü etkiler bildirdiğine de dikkat çekti. Bu, iyiliğe karşılık sevgi beklemekle aynı şey değil; kimsenin niyetini de kanıtlamaz. Yine de insanın aklına şu soruyu getiriyor: “Ben iyi bir insanım” düşüncesi, bazen kendimize dürüstçe bakmamızı zorlaştırıyor olabilir mi?[3]
Cevap arıyoruz, aramaya da devam edeceğiz. Çünkü insanız. Hata yaparız; seçimlerimiz ve yaşadıklarımızla bugünkü hâlimize geliriz. Ben de bunun dışında değilim. Belki de en zoru şunu kabul etmek: Pek çok şeyi doğru yapmış olmamız, önemli bir konuda yanılmadığımız anlamına gelmiyor.
Bir ihtimal daha var ve hiç rahatlatıcı değil: Başkalarının iyiliklerinin ardındaki kibri gördüğümden bu kadar eminsem, bu eminlik de başka bir kibir olabilir mi? Bu soruyu sorarken kendimi dışarıda tutmak istemiyorum.
Bu yazıyı, iyiliğin çok değerli olduğuna inandığım için yazdım. Yaptığımız her iyiliği sessizce karşımızdaki üzerinde bir hakka dönüştürmeden iyi olabilsek, belki bizden sonrakilere daha yaşanabilir bir dünya bırakırız. Bunu her zaman başardığımı söyleyemem. Bir zamanlar ben de farklı düşünüyordum; kendi kibrime gömülmüş, yaptığımı sandığım iyiliklerin üzerine onun gölgesini düşürmüştüm.
O yüzden bu yazıyı her şeyi çözmüş birinin nasihati gibi okumayın. Bunu benim kendi vicdan muhasebem olarak görün. Buradan ne çıkaracağınız sizin düşüncenize ve özgür iradenize kalmış.
İyi günler dilerim. Tekrar buluşmak dileğiyle.
Kaynaklar
- Clark, M. S., & Mills, J. (1979). Interpersonal attraction in exchange and communal relationships. Journal of Personality and Social Psychology, 37(1), 12–24. doi.org
- Ross, M., & Sicoly, F. (1979). Egocentric biases in availability and attribution. Journal of Personality and Social Psychology, 37(3), 322–336. doi.org
- Blanken, I., van de Ven, N., & Zeelenberg, M. (2015). A meta-analytic review of moral licensing. Personality and Social Psychology Bulletin, 41(4), 540–558. doi.org
Kelime kökeni: Online Etymology Dictionary, “arrogance” (etymonline.com); TDV İslâm Ansiklopedisi, “Kibir” (islamansiklopedisi.org.tr).
Bu çalışmalar katılımcı gruplarında gözlenen eğilimleri anlatır; herhangi bir kişinin niyetini ya da ahlaki karakterini tek başına ortaya koymaz.


